Sürdürülebilir enerji politikası




  • ENGİN DENİZ Köşe Yazıları
    • Köşe Yazısı
    • Okunma

    ENGİN DENİZ

    Küresel iktisadi ve sosyal kalkınmanın önünü açacak olan sürdürülebilir kalkınma politikaları üretmek yirmi birinci yüzyılın önceliklerinden biri haline gelmiştir. Bu tip politikaların izlenebilmesi için ekonomik, sosyal ve çevresel boyutların dâhil edildiği bütünsel bir yaklaşımın geliştirilmesi gerekmekte ve bu boyutların kesişme noktasında yer alan enerji arz güvenliği konusu, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşılması için hayati olmasının yanı sıra birçok gelişmiş/gelişmekte olan devlet için milli güvenlik meselesi olarak tanımlanmaktadır. Bu noktada sorulması gereken soru şu olmalıdır: Sürdürülebilir bir enerji geleceği için devletlerin/şirketlerin hangi tür alternatif enerji kaynaklarına yoğunlaşması gerekmektedir?

     Net enerji ithalatçısı konumundaki Türkiye, uluslararası alandaki nükleer enerjiye yönelik olumsuz ortamdan bağımsız olarak – bir tanesi Rus Rosatom kurumuna bağlı Rus Atomstroyexport (ASE) kuruluşu tarafından inşa edilecek olmak üzere - 2023 yılına kadar toplam 15,000 megawatt (MW) kapasiteli üç nükleer santralini devreye almayı hedeflemektedir. Ankara’nın nükleerden enerji üretme yönündeki girişimi enerjide kaynak çeşitlendirmesine gitmek açısından – Rusya’ya olan enerji bağımlılığını arttırması bir yana bırakılacak olursa - olumlu bir adım olarak değerlendirilebilirse de çeşitli güvenlik (enerji terörü, deprem bölgesi, kendini henüz ispatlamamış santral) ve nükleer enerjinin yarattığı çevresel riskleri de beraberinde getirmektedir. Bu bilgiler ışığında, Türkiye’nin sürdürülebilir bir enerji geleceğine ulaşması yolunda nükleer enerjiden elektrik üretmesinin ancak çeşitli sosyal ve çevresel risklerin asgariye indirilmesi ama hepsinden daha önemlisi toplumsal sosyal kabulün sağlanması durumunda tercih edilebilir olacağı tartışılmaktadır.

     Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın (ETKB) 2010 tarihli Stratejik Planı’nda “ana hedef, her tüketiciye yeterli miktarda kalitesi yüksek, fiyatı makul, güvenli ve çevre dostu enerji kaynakları sağlamak” ve “ülkemizin enerji tedarikindeki ithalat bağımlığını azaltmak” ifadeleri kullanılmıştır. Bu ifadeler açık bir şekilde Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan enerji arz güvenliği konusuna vurgu yapmaktadır. Türkiye’nin konuyla ilgili nereden nereye geldiğini anlamak için tarihsel bir karşılaştırma yapmak yerinde olacaktır. 1950 yılında fosil yakıtların (petrol, doğal gaz ve kömür) ülke içi toplam üretimdeki payı %2, tüketim içerisindeki payı %2,5 düzeylerindeydi. 2008 yılına gelindiğinde ise sırasıyla üretim ve tüketim payları %19,8 ve %97,2 şeklinde olmuştur. Fosil yakıtların üretim-tüketim oranlarına bakıldığında ise 1950 yılında % 80,5 iken, elli sekiz yıllık dönem içerisinde bu oranının % 20,4’e düşmüş olduğu görülmektedir. Çeşitli enerji uzmanları bu oranın ilerleyen yıllarda daha da düşeceğini hesaplamaktadırlar.

     Türkiye’nin enerji sistemiyle ilgili vurgulanması gereken bir diğer husus ise birincil enerji talebindeki artış hızıdır. Elli sekiz yıllık döneme bakıldığında Türkiye’nin birincil enerji kullanımdaki yıllık artış oranı % 4,9’iken birincil enerji arzındaki artış oranı yaklaşık % 2,7’de kalmıştır. Türkiye’nin yerli kaynak kullanımında enerji üretimi 1998 yılında zirveye ulaştıktan sonra düşüş eğilimine girmiştir. Ülkedeki yerli enerji kaynak üretimine yönelik son yıllarda önemli adımlar atılsa da sağlanmakta olan artışın sürekliliği konusu soru işaretleriyle doludur. Türkiye’nin ithal fosil yakıt kaynaklarına bağımlılık oranı son derece yüksektir. Bu bağımlılığın faturası 2000 yılında 9,3 milyar ABD doları olmuş, giderek artarak 2009 yılında 48,2 milyar ABD doları seviyesine ulaşmıştır. İlgili yıl Türkiye’nin ithalatının 201,9 milyar Amerikan dolayı olduğu düşünüldüğünde, ülkenin toplam ithalatında enerjinin payı 1/4 gibi yüksek bir düzeydedir. Bu durum açık bir şekilde Türk ekonomisinin rekabet edebilirliğine zarar vermekle birlikte ülkenin güvenliğinde de kaygılara sebep olmaktadır. Gelecek yıllarda gerçekleştirilebilecek gasOPEC çerçevesinde, dünya gaz rezervlerinin yaklaşık %50’in elinde tutan Rusya ile İran’ın birlikte doğal gaz tekeline dönüşmesi, küresel aktörler arasındaki güç ve paylaşım kavgasını daha da arttıracaktır.

     Toparlamak gerekirse, Türkiye’nin, yeni enerji düzeninin kurulma gayretlerinin devam ettiği günümüzde atacağı adımlar bu süreçte nerede yer alacağını tayin edecektir. Bu bakımdan, günümüzde girişilecek enerji yatırımları, ülkenin en az 50–60 yıllık enerji geleceğini yakından etkileyecek, geçiş dönemini ne oradan başarıyla atlatacağının belirleyicisi olacaktır. Orta Doğu ile Orta Asya ve Hazar Bölgesi enerji kaynakları ile AB arasında enerji koridoru olma rolü, Türkiye’ye AB’ne tam üye olma konusunda önemli bir avantaj sağlamanın yanı sıra, uluslararası ve bölgesel çatışma ve saldırıların odağı olma riskini de beraberinde getirmektedir. Türkiye’nin giderek gelişen ekonomisinin enerji ihtiyacını karşılamada, bölgeye olan bağımlılığını azaltmaya yönelik alternatif politikaların da üretilmesi gereklidir.

     Küresel enerji piyasasında bir taraftan giderek artan ithal enerji maliyetinin azaltılması, diğer taraftan da enerji ve çevre sorununun sürdürülebilirliği açısından, yetersiz düzeyde yararlanılan güneş, rüzgâr, hidrolik, hidrojen, dalga, jeotermal ve biokütle gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı arttırılmalıdır.

Diğer Köşe Yazıları (9 köşe yazısı)